Şiirin Biçimsel Özellikleri

Şiirin Biçimsel Özellikleri

COŞKU VE HEYECANI DİLE GETİREN METİNLER
Duygu ve düşünceleri, insan ruhunda ürpertiler uyandıracak biçimde coşkulu ve heyecanlı bir biçimde dile getiren metinlere coşku ve heyecanı dile getiren metinler denir. Coşku ve heyecanı dile getiren metinler “mensur şiir” ve “şiir” olmak üzere temelde ikiye ayrılır.
MENSUR ŞİİR
Genellikle ölçü, uyak gibi kurallara uymadan, konuşma havası içinde yazılan şiirsel metinleri “mensur şiir” denir.
Mensur şiirin şiirselliği anlatımdaki yoğunlaştırmalardan, imgelerle yüklü oluşundan, değişik yorumlara açık bulunuşundan gelmektedir. Mensur en öz ifadeyle şiirin düzyazı şeklinde yazılmasıdır. Mensur şiirin Türk edebiyatındaki ilk temsilcisi “Halit Ziya Uşaklıgil”dir.
Şimdi mensur şiire birkaç örnek verelim.
“... Nasıl tarif etsem ayrılığı? Her şeye, her yere sinmiş ayrılığı… Bir tren düdüğü, bir vapur çığlığı, kahve fincanındaki telve, bir atlas yelken, turna katarı, kıvrım kıvrım yolar, ay ışığı…”
(Dilâver Cebeci, Divan)
“Ey özgür insan, denizi sen de seveceksin. Deniz senin aynandır. Sonsuz dalgaların büklümü içinde sen kendi ruhunu seyredersin, senin ruhun da daha az acı bir burgaç değildir…”
(Charles Baudelaire, Küçük Mensur Şiirler)
“Kuytu bir dağ yolundan iniyordu arabayla, ormanlıktan geçiyor, kayının, gürgenin, akçanın yeşili dönüyor başının üstünden, yarı yarıya çatı. Kıraç bir düzlüğe çıkıyor, bayır aşağı. Deniz görüyor, mavi. Göğü görüyor, iki kez mavi. Bağırıyor. Bu mavide bir tavşan saklı.”
(Sabahattin Kudret Aksal, Mavi)
ŞİİR
Duygu ve düşünceleri ölçülü ve kafiyeli olarak anlatma yoluna “nazım” denir. “Nazım” sözcüğünün sözlük anlamı “dizmek, düzene koymak”tır.
Duygu ve düşüncelerin, insan ruhunda ürpertiler uyandıracak biçimde, ölçülü-ölçüsüz, kafiyeli-kafiyesiz olarak genellikle dizeler hâlinde anlatılan şekline “şiir” denir.
Şiirler eskiden ölçü ve kafiye sınırları içinde yazılırdı ancak günümüzde bunlar şiir için bağlayıcı unsurlar olmaktan çıkmıştır. Şiir, bir ana duygu etrafında örgülenir.
Diğer kompozisyon türlerinde olduğu gibi şiir de bir plana sahiptir. Ancak her ölçülü ve kafiyeli metin, şiir değildir. Şiirde “duygu” temel unsurdur ama duygunun dışında “düşünce” ve “hayal” de vardır. Şiirde “sanat” ögesi ağır basar. Bu bakımdan şiirde sözcük seçimi öne çıkar. Aslında şiir, sözcüklerin ahenk oluşturacak şekilde bir araya getirilmesinden oluşur. Şiir yazana “şair” denir. Halk şiiri yazan ve bunu çalıp söyleyene de “ozan” denir. Günümüzde ise “şair” yerine “ozan” sözü de kullanılmaktadır. Şiir bir nazımdır. Yani dizme, düzene koymadır. Bu düzene koymanın belli ögeleri vardır. Bu ögeler biçimsel ve anlamsal olarak ikiye ayrılır.
ŞİİRİN BİÇİMSEL ÖZELLİKLERİ
Nazım birimi, nazım biçimi, ölçü, uyak, redif şiirin biçimsel ögeleridir. Þimdi şiirin “dize, beyit, kıta, dörtlük, ölçü, kafiye, redif, kafiye örgüsü” gibi biçimsel ögelerini inceleyelim.
NAZIM BİRİMİ
Bütün sanat ürünlerinde olduğu gibi, şiirde de iki temel unsur vardır. Bunlar “biçimsel (dış)” ve “içeriksel (iç)” olarak sınıflanabilir. Biçimsel unsurların başında nazım birimi gelir.
Þiiri oluşturan dize kümelerine “nazım birimi” denir.
Nazım birimi, nazım şekillerini belirlemede ölçü olarak kullanılır. Þiirde en küçük nazım birimine “mısra (dize)” adı verilir. “Dize”nin yanında “beyit, dörtlük, bölüm” gibi nazım birimleri vardır. İslâmiyet’ten önceki Türk şiirinde ve nalk şiirinde “dörtlük”, klasik Türk şiirinde (divan şiiri) “beyit”, çağdaş Türk şiirinde ise “dize” nazım birimi olarak kullanılmıştır.
Şimdi bu nazım birimlerini ayrıntılı olarak işleyelim.
1. Dize (Mısra)
Şiirde her satıra “dize (mısra)” denir. Arapça kökenli bir sözcük olan “mısra”nın Türkçedeki karşılığı “dize”dir. Dize, şiirin temel birimidir. Bütün şiirler dizelerden meydana gelir. Bir dize, nesirdeki cümlenin karşılığı sayılır.
Bir şiire bağlı olmayan ve başlı başına bir anlamı olan dizelere “mısra-ı âzâde (bağımsız dize)” denir.
Gerek bir şiire bağlı gerekse bağımsız nitelikte olan öz ve güzel anlamlı, kolayca ezberlenip hatırlanabilen, sağlam kurulmuş dizelere “seçkin dize” anlamında “mısra-ı berceste” veya “şah mısra” denir.
Halk şairleri dize için genellikle “satır” terimini kullanır.
Bir beytin birinci dizesine “üst satır”, ikinci dizesine ise “alt satır” denir.
Ahmet Hamdi Tampınar’a ait olan aşağıdaki “Sabah” şiirine ait bölüm 6 dizeden oluşmuştur.
Serin rüzgârlara pencereni aç!
Karşında fecirle değişen ağaç,


Bak, seyret ağaran rengini ufkun
Mahmur gözlerinde süzülsün uykun.


Bırak saçlarınla oynasın rüzgâr,
Gümüş çıplaklığı bir başka bahar
2. Beyit
İki dizeden oluşan ve bir bütünlük gösteren bölümlere “beyit” denir. Divan şiirinin temel nazım birimidir. Aynı ölçüde ve anlamca birbiriyle ilgili yakın iki dizeden oluşur.
Şeyh Galip’e ait olan aşağıdaki gazel, 9 beyitten meydana gelmiştir.
Döktü omuzdan poşu saçağını
Açtı gönüller deli bayrağını


Ay yenisi gökte ne ülker satar
Değmeyicek kestiği tırnağını


Gözceğizim boyamak ister benim
Al boyanıp kan ile dudağını


Saldı gönül illerine âfeti
Kurdu göz ırmağına otağını


Nice tabur dağıtır ol yosmanın
Saç dağıtıp eğmesi kalpağını


İçip içip kendi elinden anın
Duramayıp öpmüşüm ayağını


Çok sürünüp gözlemişim özleyip
Ayağının izini toprağını


Vermedi bir kimseye Gâlib geçit
Kanda çevirdiyse söz ırmağını


Hazret-i Mollâ’yı bilenler bilir
Bilmeyenin kim çeke kulağını


3. Bölüm (Küme, Bent)
İkinin üstünde bütünlük oluşturan dizelere “bölüm (küme, bent)” denir.
Ahmet Haşim’e ait olan aşağıdaki “Karanfil” şiiri üçer dizelik iki bölümden (bent, küme) oluşmuştur.
Yârin dudağından getirilmiş
Bir katre alevdir bu karanfil
Rûhum acısından bunu bildi!


Düştükçe vurulmuş gibi yer yer
Kızgın kokusundan kelebekler
Gönlüm ona pervane kesildi
4. Dörtlük
Dört dizeden oluşan kümeye “dörtlük” denir. Bir konu etrafında toplanmış dört dize kümesinden oluşan dörtlükler halk edebiyatının temel birimlerinden biridir. Bunlar, düzyazıdaki paragraf gibidir.
Necip Fazıl Kısakürek’e ait olan aşağıdaki “Beklenen” şiiri de iki dörtlükten meydana gelmiştir.
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar,
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.


Geçti, istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?
5. Kıt’a
Bir şiirde ikiden fazla dizenin (3,4,5...) oluşturduğu bölüme “bent” veya “kıt’a” denir. Nazım birimi için yaygınlıkla ve yanlışlıkla (galat-ı meşhur) kıt’a sözcüğü de kullanılır. Aslında kıt’a Türk edebiyatında bir nazım biçiminin adıdır. Kıt’a ile dörtlük karıştırılmamalıdır. Dörtlükte dört dize vardır. Kıt’a da ise dörtten az veya fazla dize bulunabilir.
Arif Nihat Asya’ya ait olan aşağıdaki “Anne” şiiri kıt’alardan oluşmuştur.
İlk kundağın
Ben oldum, yavrum;
İlk oyuncağın
Ben oldum!

Acı nedir
Tatlı nedir... bilmezdin...
Dilin damağın
Ben oldum!


Elinin ermediği
Dilinin dönmediği
Çağlarda, yavrum
Kolun kanadın
Ben oldum


Dilin dudağın
Ben oldum
Belki kıskanırlar diye
Gördüklerini
Sakladım gözlerden
Gülücüklerini...
Tülün duvağın
Ben oldum!
Artık isterlerse adımı
Söylemesinler bana
“Onun annesi” diyorlar...
Bu yeter sevgilim, bu yeter bana!


Bir dediğini iki
Etmeyeyim diye öyle çırpındım ki
Ve seni öyle sevdim sana
O kadar ısındım ki
Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim
Gün oldu, kırdın...
İncinmedim;
İlk oyuncağın,
Ben oldum, yavrum
Son oyuncağın
Ben oldum...
Layık değildim
Layık gördüler
Annen oldum yavrum,
Annen oldum!
Bu şiirde 1., 2., 5. ve 7. kıt’alar dörder dizeden; 3. kıt’a 7 dizeden; 4. kıt’a 6 dizeden; 6. kıt’a ise 11 dizeden oluşmuştur.
NAZIM BİÇİMİ (NAZIM ŞEKLİ)
Bir yapıt ya da yazınsal yaratının dışsal yapısına, içerik dışında kalan ögelerine “biçim (şekil)” denir. Manzumelerin uyak örgüsü, nazım birimi, ölçüsü ve konusuna göre kazandığı dış özelliğin genel adına ise “nazım biçimi (şekli)” denir.
Halk edebiyatında nazım biçimi olarak “destan, koşma, semai, varsağı, mâni, türkü, ilahi, nefes, şathiye vb.” kullanılmıştır.
Klasik Türk edebiyatında (divan edebiyatı) nazımbiçimi olarak “gazel, kaside, mesnevi, mersiye, muhammes, müseddes, terbi, müstezat, terkibibent, terciibent, rubaî, murabba, şarkı, tuyuğ vb.” kullanılmıştır.
Tanzimat sonrası Türk edebiyatında ise Batı’nın etkisiyle yeni nazım biçimleri olarak “sone, terza-rima, serbest müstezat” gibi biçimler karşımıza çıkar.
Bütün bu nazım biçimleri, edebî dönemler işlenirken ayrıntılı olarak anlatılacaktır.
ŞİİRDE AHENK (SES VE RİTİM)
Ahenk, uyum demektir. Þiirde ahenk, birbiriyle uyumlu seslerin belli bir ritimle bir arada kullanılmasıyla sağlanır. Şiirde ahengi sağlayan ses ve ritim unsurların başında ölçü, uyak, redif gelir.
ÖLÇÜ
Şiirde, manzum yazıda ahengi sağlamak için ölçüye başvurulur. “Aruz ölçüsü” ve “Hece ölçüsü” olmak üzere iki çeşit ölçü vardır. Bir de “serbest tarz”da yazılan ölçüsüz şiirler vardır.
1. Aruz Ölçüsü (Vezni)
Şiirlerdeki dizelerin, hecelerin uzunluk ve kısalık durumlarına göre hazırlanmış aruz kalıplarına, ses ahengi bakımından uymasını esas alan ölçüye “aruz ölçüsü (vezni)” denir.
Aruz vezniyle yazılmış bir şiirin dizelerinde hece sayısı bakımından denklik aranmaz. Dize içinde hecelerin açıklık-kapalılık (kısalık-uzunluk) gibi ses değeri bakımından denk olması gerekir.
Aruz, Arap edebiyatına ait bir ölçüdür. Onlardan Acem (Fars, İran) edebiyatına, onlardan da Türklerin İslâmiyet’i kabul etmesinden sonra Türk edebiyatına geçmiştir. Türk edebiyatında aruz ölçüsüyle yazılmış olarak elimizde bulunan ilk yapıt, Yusuf Has Hacib’in “Kutadgu Bilig (Mutluluk Veren Bilgi)” adlı eseridir. Bu ölçü, Türk edebiyatında özellikle divan şiirlerinde kullanılmıştır. Divan edebiyatı döneminde kullanılan klasik aruz ölçüsünün üç temel kuralı vardır:
Bir şiirde bir tek kalıp kullanılır, yani şiir hangi kalıpla başlamışsa o kalıpla biter.
Kafiye söz içindir yani kafiye yapılacak seslerin yazılışları ve okunuşları aynı olması gerekir.

Kafiye yapılacak sözcüklerin aynı türden olması gerekir yani isimlerle isimler, fiillerle filler... kafiye oluşturabilir.
Aruz, Arap diline dayanır ve bu dilin özelliklerine göre kullanılır. Türkçe, Arapçada olduğu gibi uzun sesler içermez. Bu nedenle aruzu kullanan şairler bazı sıkıntılar yaşamışlardır. Aruzun Türkçeye uygulanmasında birçok hata, zorlama görülür. Þairler şiirlerinde ölçüye uyabilmek için pek çok Arapça ve Farça sözcüğü Türk diline sokmuşlardır.
Tanzimat’tan sonra özelikle Fransız edebiyatı, Türk edebiyatını da derinden etkilemiştir. Türk edebiyatı da değişmeye başlamış, aruz-hece tartışmaları ortaya çıkmıştır.
Arap, Fars ve Türk şairleri tarafından ortak şiir tekniği olarak kullanılan aruz ölçüsünün temel kuralları 19. yüzyılda yıkılmıştır. Yeni bir aruz anlayışı ortaya çıkmıştır. Aruz bu dönemden itibaren Tevfik Fikret, Mehmet Akif ve Yahya Kemal ile tamamen “Türk Aruzu” hâline gelmiştir.
1908 yılında başlayan aruz-hece tartışmasından hecenin galibiyetle çıkması, dilde de sadeleşme akımını başlatmıştır.
Cumhuriyet döneminde ise hece ölçüsü aruza kesin bir üstünlük sağlamış, çok yaygın şekilde kullanılmıştır.
Aruz Heceleri
Aruz ölçüsünde bütün sözcüklerdeki heceler, açık ve kapalı heceler olmak üzere iki kümede toplanabilir.
a. Açık-kısa hece: “a, e, ı, i, o, ö, u, ü” sesli harflerinden biriyle (vokal) biter. Üstlerinde uzatma işareti (^) bulunmaz. Bu seslerin önüne “ba, su, sı, ci” gibi bir ünsüz gelmesiyle oluşan hecedir. Kısa okunur yani yarım ses değerindedir. Açık heceler nokta (.) işareti ile gösterilir.

Şimdi açık heceleri tek tek görelim:
Üzerinde uzatma işareti bulunmayan “a, e, i, u, ü” gibi yalnız bir ünlüden oluşan heceler açık hecedir.
Bir ünlü ve üzerinde uzatma (^) işareti olmayan bir ünsüz harften kurulan “bu, sa, rü, to, de, kö” gibi heceler açık hecedir.
“Kâ-ğıt” sözcüğünün ilk hecesindeki “kâ” hecesinde olduğu gibi bir ünsüz ve üzerinde inceltme işareti (^) bulunan heceler açık hecedir. Tekrar hatırlatalım, ünlü harfte uzatma değil, inceltme işareti
olmalıdır. Uzatma işareti olursa kapalı hece olur, uzun okunur.
b. Kapalı-uzun hece: Uzun okunan ya da ünsüzle biten hecelerdir. Bu heceler tam ses değerindedir. Kapalı heceler çizgi işareti (-) ile gösterilir.

Kapalı (uzun okunan) heceler değişik şekillerde oluşabilir: Arapça ve Farsçadan gelen “â, û, î” gibi üzerinde uzatma işareti bulunan, sesli harşerden oluşan heceler uzun hecedir.
İçinde uzatma işareti (^) bulunmayan seslerden meydana gelen, ünsüz bir harşe biten “al, es, uç, ot” gibi bir ünlü ve bir ünsüz harften kurulan heceler kapalı hecedir.
Ünsüz harfle başlayan ve üstünde uzatma işareti (^) bulunan bir ünlü harşe biten “bâ, lâ, tû, sî” gibi heceler uzun hecedir.
Bir ünsüz, bir ünlü ve bir ünsüzden oluşan “yat, kıs, kin, gör, sev, son, dur” gibi heceler kapalı hecedir.
İki ünsüzün sonda ve yan yana bulunduğu “alt, ört, üst” gibi heceler kapalı hecedir.
Bir ünsüz harfin, bir ünlü harfin ve yan yana iki ünsüz harfin bir araya gelmesiyle kurulan “Türk, kork, yurt, sırt” gibi heceler kapalı hecedir.
“Dük-kân” sözcüğünün ikinci hecesindeki “kân” hecesinde olduğu gibi bir ünsüz harf ile, üzerinde inceltme işareti (^) bulunan bir ünlü harfin ve bir ünsüz harfin bir araya gelmesiyle oluşan heceler
kapalı hecedir. Bunlar bir tam ses değerindedir.
Seste uzatma değil, incelteme işareti olmalıdır.
Uzatma işareti olursa, hece bir buçuk ses değerinde olur.
Dize sonlarındaki bütün heceler, açık da olsa, kapalı hece sayılır ve çizgi (–) ile gösterilir.
c. Birleşik hece: Arapça ve Farsçadan gelen bazı sözcükler birleşik hece sayılır. Bu hecelerin ses değeri bir tam ses ve bir yarım sestir. Yani bunlar bir buçuk ses değerindedir. Birleşik heceler bir çizgi ve bir nokta (–.) şeklinde gösterilir.

Şimdi birleşik heceleri ayrıntılı olarak görelim:
Arapça ve Farsçadan gelen, ilk harfi ünlü ve uzun olan, ikinci harfi ise ünsüz olan “âb, ûl” gibi heceler bir buçuk ses değerinde olan birleşik hecelerdir.
Arapça ve Farsçadan geçen, bir ünsüz harf ile, üzerinde uzatma işareti (^) bulunan bir ünlü ve bir ünsüz harfin bir araya gelmesiyle oluşan “hâl, yâr, rûz” gibi heceler birleşik hece sayılır.
Arapça ve Farsçadan geçen bir ünsüz harf ile, bir ünlü ve iki ünsüz harfin bir araya gelmesiyle oluşan “çeşm, aşk, şevk" gibi heceler birleşik hece sayılır.

Aruz Kusurları
Aruz ölçüsünde esas olan, dizelerde alt alta gelen hecelerin, uzunluk-kısalık yani ses değeri bakımından denk olmasıdır. Türkçenin dil yapısı, aruzun bu özelliğine uymaz. Çünkü Türkçede uzun sesli harf yoktur.
Dolayısıyla Türk şiirinde aruza ait bu denklik, her sözcükte sağlanamayabilir. Bu bağlamda, ses denkliğini sağlamak ve heceleri ölçüye uydurmak için bazı heceler değişikliğe uğratılır. Bu değişikliğe “aruz kusurları” denir. Şimdi belli başlı aruz kusurları üzerinde duralım.
a. İmale (çekme, uzatma): Kısa olan bazı hecelerin ölçüye uydurulması için uzun okunmasına denir. Nedim’e ait olan aşağıdaki beyitte, altı çizili yerlerde imale yapılmıştır.

Bu beytin ölçüsü, “mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fa’ûlün”dür. Birinci dizede peş peşe gelen sözcüklerde imaleli 3 hece vardır. Bunların uzun oklunmasıyla sevgiliye karşı boyun eğiş, onun her türlü eziyetine gönül rızasıyla katlanış canlı biçimde anlatılmaktadır.
b. Zihaf (kısma): İmalenin tersidir. Arapça ve Farsça sözcüklerdeki uzun heceyi, ölçünün gerektirdiği yerde kısa hece gibi okumaya denir.
Fuzulî’ye ait olan aşağıdaki beyitte altı çizili yerlerde zihaf yapılmıştır.

Bu beytin ölçüsü, “mefûlü mefâîlü mefâîlü feûlün”dür. Beyitte “cândır” sözcüğünün ilk, “cihândır” sözcüğünün ise ikinci hecesi bir buçuk ses değerindeyken ( _. ) bu heceler ölçüye uyması için yarım ses (.) kısaltılır ve bir ses ( _ )olarak okunur.
c. Med (kabartma): Aruzda ritim denen iç ahengi sağlamak amacıyla iki heceyi bir hece durumuna getirmek, yani bir tam sesi bir buçuk sese yükseltmektir. Med, her zaman bir uzun hece ve onu takip eden kısa hece arasında yapılır. Yani med, iki kapalı hece arasında bir açık hece bulunması gerektiğinde sonu bir uzun ünlü ve bir ünsüzle biten birinci heceyi imaleden biraz daha uzun okumaktır.
Nef’î’ye ait olan aşağıdaki beyitte yer alan altı çizili sözcükte med vardır.
Ağyâra nigâh etmediğin nâz sanırdım
Çok lutf imiş ol âşıka ben az sanırdım
Bu beytin ölçüsü, “mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fa’ûlün” dür. İkinci dizedeki “az” sözcüğünde med vardır.
d. Vasl (ulama, ulaştırma, liyezon): Kapalı bir heceyi açık hâle getirmek için, son hecesi ünsüz bir harşe biten bir sözcüğün, kendinden sonra gelen ve ilk hecesi ünlü olan sözcüğe kendiliğinden bağlanması ve iki sözcüğün tek sözcük gibi okunmasıdır. Ulama aslında bir kusur sayılmaz, çünkü şiirdeki musikiyi artırır. Şeyhülislâm Yahya’ya ait olan aşağıdaki beyitte, altı çizili yerlerde ulama vardır.
Bülbüller öter güller açar şâd gönül yok
Hiç böyleliğin görmemişiz fasl-ı bahârın


Bu beytin ölçüsü, “mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fa’ûlün” dür.
İlk dizenin iki yerinde “bülbüller öter (bülbülle-röter)” sözcükleri ile güller açar (gülle-raçar)” sözcükleri arasında ulama vardır. Eğer bu sözcükler ulama yapılmadan okunursa ölçü bozuk olur. Ölçüyü düzeltmek için sözcüklerdeki heceleri birbirine bağlayarak okumak gerekir. Ancak ulama, bir aruz kusuru sayılmaz.
e. Kasr (kısaltma, inceltme): Uzun heceyi hafişetmek, inceltmektir. Aruzda uzun olan “mâh, şâh, nigâh” gibi bir sözcüğü hafişeştirerek “meh, şeh, nigeh” şeklinde okumaktır. “İstanbul” gibi kimi özel adların “Stanbul”şeklinde okunması da kasr ile ilgilidir.
Bakî’ye ait olan aşağıdaki beyitte altı çizili yerde kasr yapılmıştır.
Ol şeh-süvâr-ı mülk-i saâdet ki rahşına
Cevlan deminde arsa-i âlem gelirdi teng


Bu beytin ölçüsü, “mef’ûlü fâ’îlâtü mefâ’îlü fa’ilün”dür. İlk dizedeki, aslında uzun olan “şâh-süvar” sözcüğü ölçüye uymak için “şeh-suvâr” biçiminde kılsatılarak okunur.
Nedim’e ait olan aşağıdaki beyitte altı çizili sözcükte kasr yapılmıştır.
Bu şehr-i Stanbûl ki bî misl ü bahâdır
Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır


Bu beytin ölçüsü, “mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fe’ûlün” dür. İlk dizedeki “İstanbul” sözcüğün ölçüye uyması için “Stanbul” şeklinde okunması gerekir.
f. Sekt-i melîh (Güzel kesme): Sözlük anlamı “güzel kesme”dir. Yalnız “mef’ûlü mefa’ûlün” kalıbında yapılır. Bu parçalardaki “-lü” ve “me-” açık hecelerinin birleşerek
bir uzun hece oluşturmasıyla bir uyum kesikliği meydana getirmektir. Bu durumda ölçü “mef’ûlün fa’ûlün fa’ûlün” biçimine girer.
Yahya Kemal Beyatlı’ya ait olan aşağıdaki beytin ikinci dizesinde sekt-i melîh vardır.
Bir yoldu parıldayan gümüşten
Gittik…. Bahs açmadık dönüşten

Takti
Aruz ölçüsüyle yazılmış bir şiirdeki ölçüyü belirleyebilmek için şiiri oluşturan hecelerin (.) veya (–) işaretiyle gösterilmesine ve kalıplarının bulunmasına “takti” denir.
Takti, öçlünün parçalarını belirlemeyle ilgilidir. Dizenin son hecesinde açıklık-kapalılık aranmaz. Çünkü bu heceler her zaman uzun olarak kabul edilir ve çizgi ile (–) gösterilir. Takti yapılırken sözcükler başından, ortasından veya sonundan bölünebilir. “Takti”ye birkaç örnek verelim şimdi.

Aruz Kuralları
Bir şiirin ölçüsü bulunurken şu işlemler yapılır:
Farsça tamlama eki olan “-i” ile “ve” anlamındaki “ü, vü” bağlacı vezin gereği uzun da kısa da olabilir.
Bir şiirin vezni en az iki dizeden hareket ederek bulunabilir.
Tek dizeye bakarak vezin bulunmaz.
Hecelerin açık kapalı değerleri karşılıklı kontrol edilir. Önce imkân varsa ulama, yoksa imale yapılır. Zihaf çok az bulunduğu için en son o ihtimal düşünülür.
Aruzla yazılmış dizelerin son heceleri her zaman uzun sayılır.
Aruz ölçüsünde üç tane kapalı hece, yani kısa okunan hece yan yana gelmez çünkü buna uygun bir aruz kalıbı yoktur.
Aruz vezninde tef’ileler heceleri bölebilir. Hece ölçüsündeki gibi okuyuşta tef’ilelerde durgu yapılmaz.

Devamı için bir sonraki yazıya gidiniz.

Paylaş:

İlginizi Çekebilecek İçerikler:

2 Yorum

  1. Berke Kullanat 29/10/2018 04:36

    harika paylaşım

  2. ilyasbat
    ilyasbat 20/07/2018 09:32

    Sistem test

Yorum Yaz